hiç
Kıçımdan Nâmeler

Steve Perry ve Jensen Ackles benzerliğini tek farkeden ben miyim ? Özellikle Separate Ways klibinin 0:35 ve 0:43 arasındaki Steve babuş tripleri bildiğin bizim Dean Winchester be gardaş!

i love you diyen köpek, konuşan köpek, dog is saying i love you, dog is talking

sametaltintas:

Barış Manço’nun unutmadığını, unutulmaması gereken bir günmüş gibi hatırlatanlardan da nefret ediyorum. Adını duyduğunda kim olduğunu biliyorsan, Kol Düğmeleri, Gül Pembe, Gamzedeyim Deva Bulmam şarkıları seni mahvetmişse; Müsadenizle Çocuklar, Kara Sevda, Nick The Chopper, Little Darling ile…

dejenerator:

Olumsuz hava koşulları nedeniyle Game of Thrones vs Bozacı esprilerine devam ediyoruz.

dejenerator:

Olumsuz hava koşulları nedeniyle Game of Thrones vs Bozacı esprilerine devam ediyoruz.

sametaltintas:

Ahh Sean hep erken ölmek zorunda mısın ? 

sametaltintas:

Ahh Sean hep erken ölmek zorunda mısın ? 

Hayâl

Ben 11 Ocak 2012 tarihi itibariyle CHP ilçe örgütüne katıldım ve bu yazıyı da o gün yazdım.

Öncelikle söylemeliyim ki ben CHP’li değilim. “Nasıl yani ?” dediğinizi duyar gibiyim. Size bunun ne anlama geldiğini açıklamayacağım. Ben bu yazının sonuna geldiğimde sizler zaten ne anlama geldiğini anlamış olacaksınız.

Benim CHP’ye katılma amacım, düşündüklerimi paylaşabileceğim ve kendimi değiştirirken başkalarını da değiştirebileceğim en yakın kitlenin CHP kitlesi olması ve bu fırsatı bana sunmasıdır.

Söz arasında, bu “değiştirme” düşüncesi size bir “hedef” olarak gözükebilir. Oysaki bunun, benim hedefim olmakla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Ben uslanmaz bir hayâlperestten başkası değilim.

Tabii tüm bunların yanısıra, yanlış anlaşılmaya mahal vermemek ve kibirle egoya bulanmış ukalaca bir tavıra bürünmemek adına bu “değiştirme” konusunu kademeli olarak sizlere anlatmak istiyorum.

Önce kendimden başlayayım. Ben 25 yaşımdayım. Üniversite eğitimimi yarıda bıraktım. Soracak olursanız eğitim hayatımın akıbetinin ne olacağı konusunda hiçbir fikrim yok. Zira şu güne kadar yaşadığım hayatta büyük bir zaman dilimini saçmasapan işlerle uğraşıp vakit öldürerek harcadım. Karşıma çıkan fırsatları iyi değerlendirebilseydim eğer, kendimi çok daha kalifiye ve vasıflı bir birey olarak görebilirdim şimdi. Yapmadım. İnsan, doğası itibariyle ruhsal durumunu kontrol etmekte zaman zaman başarılı olamayabilir. Dış etmenlerden ötürü sağlıklı bir psikolojiye sahip olamayabilir ve/veya karşısına çıkan tali yolların sonunda nereye varacağını göremeyebilir. Ben bir takım talihsizlikler yaşadım. Fakat şu an bunların hiçbir önemi yok. Ben kendimi ve hayatımı değiştirmeye kararlıyım. Hayatımda hiç göstermediğim, gösteremediğim bir iradeyi ilk defa göstermek istiyorum. Önemli olan yalnızca bu ve illâ bir hedef belirlemek gerekiyorsa, bu bir hedef olabilir.

Hedef’i şöyle bir kenara bırakıp biraz da hedefsizliğe göz atalım dilerseniz.

Bana göre insan doğasını inkâra giren bir kaç soru vardır. Misâlen bir iş görüşmesine gittiğiniz zaman bu sorular sizi hazırlıksız yakalayabilir.

1-) “Hedefleriniz nelerdir ?”
2-) “Kendinizi beş sene sonra nerede görüyorsunuz ?”

Bir ideal olarak, “değiştirmek” mefhumunu kendine düstur edinmiş ben, kendime bir hedef koyamam. Beş sene sonra kendimi herhangi bir yerde de göremem. Bu bana ve hayâllerime büyük bir haksızlık olacağı gibi, şuna inanıyorum ki; altı oku kendine ilke edinmiş Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucusu, Mustafa Kemal Paşa da kendine bir hedef çizseydi eğer soyadı olarak Atatürk ismini alamayacaktı. Bu “hedefsizlik” düşüncesi sizlere farklı ve uç bir noktaymış gibi gelebilir, oysaki bu mefhumun amacı, insanoğlunun hayâl ettikleri ve edebileceklerinin önüne konulmuş bir barikatı kaldırmaktan başka bir şey değildir. Az önce Mustafa Kemal Paşa hakkında iddia ettiğim düşüncenin en büyük kanıtı, kanımca Mustafa Kemal’in Conk bayırı’nda 57. alaya söylediği “ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum” sözüdür. Paşanın burada bana göre bariz bir şekilde bir hedefe değil bir hayâle sığındığı görülmektedir. Tabii bu benim mantığıma göre böyle olmakla beraber kendimi bu konularda çok fazla atıp tutacak yeterlilikte görmediğimi belirtmek isterim. Mamafih;

Onun o hayâli ne mutlu ki gerçekleşmiştir.

Buraya kadar size “değiştirmek” hakkında hiçbir şey anlatmadığımı düşünebilirsiniz. Aslında yanılıyorsunuz. Siz bu satırlara geldiğinize göre ben bir şeyleri değiştirmeye başladım demektir.

Hayâllerimi anlatmaya biraz da Atatürk üzerinden devam etmek isterim.

Mustafa Kemal Atatürk. Sadece bir milletin değil, tüm dünyanın; sahip olduğu vasıflara ve muazzam öngörüsüne hayranlık duyduğu ve hatta kıskançlıktan çatladığı, büyük önder.

Ben çok kitap okumam. Beni geçelim, biz millet olarak çok kitap okumayız zaten. Bahane gibi gözükebilir fakat açık yüreklilikle söylemek gerekirse okumayı sevmediğimden değil, kitap okurken başım ve sırtım gibi vücudumun muhtelif yerlerine ağrı girdiği için az okuyorum. Salt bu sebepten ötürü okuyacağım kitapları ya da makaleleri ya çok uzun vadede veyahut sanal ortam üzerinden okumaya çalışıyorum. Bu da bir kitap okumanın hissiyatını ve doyuruculuğunu karşılamıyor tabii ama hiç okumamaktan yeğdir. Böylelikle demek istediğim Atatürk hakkında çok spesifik iddialarda bulunacak kadar engin bilgilere sahip olduğumu düşünmüyorum. Ancak, isteyen bana kızabilir, açık ve net söylemek gerekirse kızıp kızmamaları hiç umrumda değil; ben Atatürk’ü fanatik bir şekilde savunmak ve eleştirilemez kılmak gerektiğine katılmıyorum.

Çünkü ben Atatürk’ü bir kanunla korunduğu için değil, ona kendimi, yürekten minnettar ve borçlu hissettiğim için seviyorum. Bu sevgimin temelinde duyduğum saygı ve hayranlık yatıyor elbette. Fakat sevdiğimiz, minnettar olduğumuz ya da kendimizi borçlu hissettiğimiz bir insanı aynı zamanda eleştirebiliriz de. Hangimiz bizleri hayata getirdiklerinden kelli minnettar olduğumuz anne babamızı eleştirmedik, fikirlerine karşı çıkmadık ki ? Her şeyi geçtim, farklı zamanların, farklı dönemlerin insanlarıyız; tabii ki düşünce ayrılıkları olacak. Dünya durmadan dönüyor ve değişiyor. Hiçbir şey olduğu gibi kalmıyor. İnsanlar ve dolayısıyla fikirler de öyle. Ve dahi kimse kimseyi sevmek ve hatta saygı duymak zorunda da değil. Ancak bu demek değildir ki, Atatürk’ü ve yaptıklarını eleştirebiliyor, tartışabiliyor ve hatta onu sevmediğimizi dahi deklare edebiliyor olmamız kantarın topuzunu da kaçırabileceğimiz anlamına geliyor. Zira benim biyoloji derslerinden hatırladığım bir şey var ki, insanoğlu ciğersiz değildir.

Bazı çıkar gruplarını ya da bireysel düşünmeyi bir kenara bırakarak, eğer Atatürk’ten ve onun ilkelerinden söz ediyor isek, kendisinin; çağının çok ilerisinde olduğunu ve bizler şimdi geriye dönüp baktığımız zaman, onun tüm baskıcı rejimleri es geçip demokratik özgürlükçü ve çoğulcu cumhuriyeti yönetim şekli olarak belirleyip bizleri onore ettiğini unutmamalıyız.

Ben seksen sonrası apolitik yetiştirilmiş bir genç olarak, aynı Atatürk’ün Gençliğe Hitâbe’de benden yapmamı istediği ve kendisinin de ilke edindiği gibi, hiç kimseden korkmadan söylüyorum; millet olarak her bir koldan yıpratılıyor ve tüketiliyoruz. Her şey gözlerimizin önünde ve apaçık ortadadır. Atatürk hakkındaki eleştirilebilir ve eleştirilemez tartışması Atatürk’ün bize bıraktığı cumhuriyetçilik ve halkçılık ilkelerine yapılan bir ihanetin tezahürüdür. Zira Atatürk, bizlere kendisinin eleştirilemeyeceği bir Cumhuriyet bırakmamıştır. Ülkemizde 1951 senesinden beri bu emanete hıyanet sürüyor. Acınası olan ise, bu ayıp kendine Atatürkçü diyenlerce de savunuluyor.

Ben de Atatürkçüyüm ve ben de bu yanlışa ortak oldum ama artık olmuyorum, olmayacağım.

Bu noktada Kur’an-ı Kerim’den bir alıntı yapmak isterim;

“Vay haline o namaz kılanların ki, Namazlarından gaflet içindedir onlar. Onlar ki gösteriş yaparlar. Ve hayra da mâni olurlar.” - Maun 4-7

Burada namaz mefhumunu ister esas anlamıyla ister bir metafor olarak düşünelim, bu sure bana göre anlattıklarıma ve anlatacaklarıma cuk oturuyor.

Çünkü insanlar sürekli olarak üzerlerine bir gömlek giyme yarışındalar. Giydikleri gömlek üzerlerinde eğreti de dursa, umurlarında değil. Çünkü çıkarları var. Çıkarları bittiği an gömleği de fırlatıp atıyorlar. O zamanın popülasyonu neredeyse onlar da onların gömleğini giyiyor. Onunla da işleri bitince onu da çıkarıp atıyorlar. Çünkü biz sadece tüketmeyi öğreniyoruz. İnsanlar vermekten çok almayı seviyorlar. Hiç vermeyip hep alınca da bir milim yol katedemiyor, yerimizde saymaya devam ediyoruz. “Gelişmekte olan ülke” yaftası üzerimize yapışmış öylece duruyor. Ben bu lafı senelerdir duyuyorum. Afedersiniz de biz nereye doğru gelişiyoruz ? Bir türlü gelişemedik gitti. Ben size söyleyeyim, geliştiğimiz falan yok, aksine tam gaz geriye gidiyoruz. Tüketmekten üretmeyi unutan bir hâle geldik, algımız buna endekslendi. Bu bir takım odaklar tarafından bilinçli bir şekilde yapıldığı gibi çoğunlukla insanları bilinçsizce yakalayarak yani bilinçaltlarına işlenerek yapıldı. Zira insanlar düşünmekten kaçınırlar. Kimileri düşünemediğinden kaçar kimileri de delirmekten korkar. En azından zamanında böyleymiş. Şimdilerde ise dört bir yanda, delirmekten korkanlar değil, düşünmeyi unutanlar ve düşünmeye üşenenler var. Şimdi bu konuya paralel olarak size insanlık onuruna, insanın doğasına aykırı içerik taşıyan iki tane söz söyleyeceğim;

1-) Bu memleketi sen mi kurtaracaksın ?
2-) Taraf olmayan bertaraf olur.

Birinci sözü söyleyenler ve bu söze tamah edenler tahmin edildiği gibi çoğunlukla birilerine maşa olanlar ve çıkarları için en yetenekli oryantâllere taş çıkartanlardır. Ve size hiç çekinmeden söylemek isterim ki, şimdi bu sözü söyleyenlerin bir sonraki safhası “vatanı bir kadın memesine satarım” diyen Ahmet Altan’dır.

Geçtiğimiz zaman zarfında Recep Tayyip Erdoğan tarafından Ergenekon davası üzerine zikredilen ikinci söz ise öyle bir sözdür ki akla karanın yanında bir de gri diye bir şeyin olduğunu insana unutturuyor. Oysaki çoksesliliğin adeta kutsandığı yönetim biçimiyle yönetilen, en azından yönetilmesi gereken ülkemizde ne de büyük çelişkidir bu sözün varlığı!

Şimdi şöyle anlatayım. Bir dans yarışması yapılır ve biz yirmi kişi teker teker jüri önüne çıkarak marifetlerimizi sergileriz. Jüri, hangi kıstaslara göre yarışacağımızı önceden belirlemiştir, dansımızı da o kıstaslara göre değerlendirmektedir. Yarışma sonrası kimimiz ağlarız, kimimiz güleriz. Kimimiz “önemli olan yarışmaktı” deriz. Ve hatta kimimiz de hiç umursamayız, ne sevinir ne üzülürüz. Nötr’üzdür; tam ortada. Şimdi bu durumu daha iyi analiz edelim. Bir elin beş parmağı kadar insan, kendilerinden dört katı kadar insan hakkında bir takım kurallar belirlemekteler, bu kuralları gerektiği şekilde yerine getirenlere ödül verirlerken diğerlerini yarışmadan elemekteler. Realistik davranacağım. Onların yarışması, onların kuralları, onların ödülü. Onlar her şeyi planlamışlar önceden, yoktan bir ödül varetmişler. Aslında, biz o ödülün varlığından bir haberken, üzülmemiz gibi bir durum da söz konusu değil. Fakat, yarışmanın sonunda o daha dün varlığından haberimiz bile olmayan, alt tarafı işlenerek şekil verilmiş maden parçası için üzülüp kahroluyor ya da çocuklar gibi seviniyoruz. Allah aşkına, çok saçma değil mi ? Veyahut “önemli olan yarışmaktı” mütevazılığı ne oluyor ? Bu yarışma örneğini hayatı kapsayan bir metafor olarak kullandım. Bana göre, koşullar ne olursa olsun önemli olan bir taraf olmak zorunda olmamaktır. Yeryüzünde her ne varsa onları anlamlı kılan ya da kılmayan biz insanlar olduğumuz gerçeğiyle de ilgilenmiyorum. Verdiğim örneğin tarihteki en güzel temsili Atatürk’ün hiçbir işgalci dış mihrağın yahut gaflete düşüp işgalcilere göz yumanların tarafında olmayıp sadece Kuva-yı Milliye’ye kanalize olmasıdır.

Bu sebepten, ben neden bir tarafta olmak zorunda olayım ki ? Ben, insanım ve benden önce yaşayıp öldüğü iddia edilen yetmiş milyar kadar insandan ne fazla ne de eksiğim. Mükemmel değilim, uçma yeteneğim yok. veya bir peygamber olduğumu iddia etmiyorum. Öyleyse, illâ bir “fark” yaratmam da gerekmiyor. Yaratırsam ne mutlu, ama ben sadece bir insan olmaktan gâyet memnunum, bir tarafta olmaya hiç ihtiyaç duymuyorum.

Taraf olanlara biraz daha yakından bakalım müsadenizle.

Bu ülkenin Genelkurmay başkanı sessiz sedasız hapse atılıyor. Ortalıkta kimler neler saçmalayacak acaba diye merakla bakıyorum. Hep, taraf olanlar saçmalıyor. İnsanlar İlker Başbuğ hakkında hiçbir argümanları yokken seviniyor, üzülüyor, kendisini çarmıha geriyor yahut öve öve göklere çıkarıyor. Peki İlker Başbuğ ne yaptı ? Kimse bununla ilgilenmiyor. Zaten kimsenin de bir halt bildiği yok. İnsanlar sağcı solcu, şuncu buncu diye ayrılmaya alışmışlar, alıştırılmışlar. Alıştırılmaları, elbette birilerinin işine öyle geldiğinden. Bakınız, orada gerçekten trajikomik ve acınası bir durum var ve bu ülkede bu tablo neredeyse günaşırı tekrarlanıyor. Genelkurmay başkanını geçtim, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herhangi bir kimsenin sahip olduğu adil yargılanma hakkı söz konusu. Ayrıca, suçluluğu yargı organlarınca karara bağlanmamışken insanların sadece adaletin tecelli etmesini dilemeleri gerekirken, bunun yerine insanlar kendi siyasi görüşleri ve çıkar odakları doğrultusunda suçlu ya da suçsuz olduğunu bilmedikleri bir insan hakkında atıp tutmakta bir beis görmüyorlar. Kusura bakmayın, ben beis görüyorum ve taraf falan olmuyorum.

İnsanlar düşünmekten kaçtıkları gibi çoğunlukla düşünmekten uzaklaştırılırlar da. Yeni dünya düzeninin şu an geldiği nokta budur. Bir avuç insan, bir yığın insanı avuçlarında oynatıyorlar ve herkes hâlinden memnun, uyumaya devam ediyor. Bir gündem yaratılıyor, on beş gün onu konuşuyoruz. Bir yere varacağımızdan da değil ha, havanda su dövüyoruz. Şimdi bu zaten çok basit bir mantık. Eğer hayatınızda dağ gibi olmuş bazı problemleriniz varsa ve siz düşünmekten kaçıyorsanız, kendinize çerezlik meseleler yaratırsınız. Eğer hayatınızda, ne yaparsanız yapın çözemeyeceğiniz bir durum söz konusuysa, siz yine kendinizi beyhude işlere adarsınız. Stresli ve rutin bir iş hayatınız varsa akşam evinize geldiğinizde boş işlerle uğraşarak kafanızı dağıtırsınız. Hoşnut olursunuz bu beyhude işlerle uğraşmaktan. Dolayısıyla çok güzel oturuyor taşlar yerine, balon bir gündem, medyada iktidar kanallarında balon bir kaç program, tam da alanında kilit isimler, bir ulusalcı, bir ılımlı islamcı, bir kürdofil ve bir ne dediğini bilmez; alın size toplumun genel ahlâk kurallarıyla hiçbir ortak paydada birleşmeyen entrika cümbüşü dizilerinizin hemen ardından çekirdek çitleyerek izleyeceğiniz hararetli bir tartışma programı. Neymiş lâiklik elden gidiyormuş, ohoo o tren çoktan kalktı gitti, kimin kimin inancına saygısı var ki lâiklik diyorsunuz siz hâlâ ? Birileri özerklik ilân etmiş, ülke bölünüyormuş. Şimdi anlayamadığım bir nokta var benim, ülke bölünüyor olsa, gerçekten böyle bir tehlike varolsa, birilerinin televizyonda program yapma şansı olur mu hiç ? O program yayınlanabilir mi ? Asıl bölünme her saniye gerçekleşiyor zaten. Toplumda gerçekleşiyor. Aramızda gerçekleşiyor.

Her şey küçük düşünmekle ilgili aslında. Küçük düşünen insanlar uğraşır kişilerle ve olaylarla, büyük düşünenler daima fikirlerle uğraşmıştır.

Büyük düşünen bir insan olan Atatürk’ten benim aldığım kazanımlardan bir tanesi ve en önemlisi “bakış açısı” ve farklı görüşlere eşit mesafede durabilmektir. İngilizlerin en büyük vatan hâini Guy Fawkes bir demokrasi savaşçısı değil Katolikler için savaşan bir paralı askerdi. Öyle olduğu hâlde, 5 Kasım 1605 Barut komplosu olarak anılan olayda yakalanmayıp Parlamento binasını patlatabilseydi eğer şimdi dünyanın en büyük devrimcisi olabilirdi. Bu olaydaki oksimoron, benim Atatürk’ten aldığım en büyük kazanımdır. Ve Guy Fawkes’ı her İngiliz, vatan hâini olarak hatırlayabilir yahut “o sadece tepkili bir dindardı” diye niteleyen solcular kendisini devrimci olarak adlandırmayabilir, hiçbir tarafta değilim. Sadece bu konudaki oksimoronu yine Guy Fawkes’ın şu sözüyle destekleyeceğim;

“biat edenler kendi yolunu arayanlardan daha çok yanılır”.

Zira kimileri sadece akıllarının yettiği kadarını düşünürler, ufukları geniş değildir, zorlamazlar ve merak ettikleri de dolayısıyla bildikleriyle sınırlıdır. Bilmedikleri hakkında kıllarını kıpırdatmadıkları gibi kendilerine bir gram bir şey katmadan, sadece gösterileni görüp perdenin arkasına bakma ihtiyacı hissetmeden daha doğrusu hissedemeden bu dünyadan göçüp giderler. Aynı daha önce kendisi gibi otdan hâllice yaşayıp ölüp gidenler gibi…

Bu kadar edebiyat parçaladım diye sakın ola beklentilerim olduğu sanılmasın. Hiç umudum yok aslına bakarsanız. Fakat işte, umudum olmaması çaba sarfetmemem gerektiğini göstermiyor. Ayrıca, bir şeyin kötü olması o şeyin hiç iyi olmadığını da göstermez. Aslında tüm sorunumuzun temeli şurada yatıyor bana göre;

Daha fazla demokrasi ve daha fazla demokrasi için de daha fazla empati ve daha da fazla empati.

Fakat alışkanlıkları değiştirmekten bahsediyoruz burada. “Böyle gelmiş böyle gider”ci bir toplumun neferiyim ben, özür dilerim; dalga geçer gibi oldu bu söylediğim. İşte tam da bu yüzden umudum yok ya zaten!

Ama şükürler olsun ki hayâlperest olmak hâlâ suç değil.

Benim bir hedefim yok ama hayâllerim var. Hayâlim, doğru bildiğim yoldan gitmek, ben giderken benimle gelenlerle kolkola girmek. Bir fikrin propagandasını yapmak değil, herkesin kendi fikrini düşünebilmesinden yanayım. Dolayısıyla bu hayâllerimi gerçekleştirmek için uğraşırken yoluma çıkacak sözümona engelleri karşıt fikir ve bir “taraf” gibi nitelendirmek yerine, olayları daha detaylı analiz edebilme ve daha net görebilme yetisini kazanmak, kendimi bir üst seviyeye taşıyabilmek adına bir lütuf olarak göreceğim. Değişim bu dünyadaki en büyük gerçekken ben de yerimde saymayacak, değişeceğim. Bir fikri deklare etmek, paylaşmak, savunmak o fikri empoze etmek olarak algılanıyor son zamanlarda. Bir fikri empoze etmekle savunmak arasında ince bir çizgi vardır. Benim savunduğum bu fikirleri bir propaganda olarak düşünürseniz, anlatmak istediğim şeyi anlatamamışım demektir. O da zaten bir yerde bir şeyi yanlış yaptığımı gösterir.

İnsanız hepimiz, hatam olmuş olabilir, eğer olduysa affola. Siz de hayâllerinizi anlatın, ben de sizinkileri seve seve dinlerim; böylelikle ödeşiriz.

dejenerator:

Abonelik ve Beğeni Üzerine Facebook Sohbetleri | alkislarlayasiyorum.com

yeni sosyal medya terimleri: vidyo için bir araya gelmek, beğenisi az olmak, feyse ot gibi profilden çıkmak, aboneye kasmak, durumunu kasmak, hesap kitlenmesi, yüz bin yapmak, abone yapmak, fame olmak, engel atmak,